|
Nasıl Aranır? |
İçindekiler |
Sonraki sayfa |
Önceki sayfa |
Sonraki İsabet |
Önceki İsabet |
Ara |
Ana Sayfa |
O
OFLU MUHAMMED EMİN EFENDİ
Osmanlının son devrinde yetişmiş velîlerden. Fâtih Câmii vâizlerindendir. Necât-ül-Mü'minîn (Müminlerin Kurtuluşu) adlı meşhur ilmihal kitabının yazarı olup başka eserleri de vardır. 1901 yılında vefât etmiş olup kabri İstanbul Fâtih Câmiinin kıble tarafındaki bahçede, Fâtih Sultan Mehmed Han türbesinin karşısındadır.
OSMAN EFENDİ
Nakşibendî büyüklerinden. Uzun süre ikâmet ettiği Mekke-i mükerremede Şeyh Abdullah-ı Mekkî hazretlerinden aldığı feyzlerle kemâle ermiş, Erzurum'a yerleşerek Esad Paşanın kendisi için yaptırdığı câmi ve medresede halka İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmıştır. 1869'da vefât eden Osman Efendinin kabri, Erzurum Esad Paşa Camii bahçesinde olup ziyâret edilmektedir.
OSMAN EFENDİ
Isparta'nın Atabey ilçesinde olan Osman Efendinin doğum ve vefât tarihleri bilinmiyor. İki asır önce yaşadığı, Taşyol Câmiini inşa edip imamlığını üstlenen âlim ve velî bir zât olduğu rivâyet edilmektedir. Kabri Atabey'in Pazar Mahallesinde olup ziyaret edilmektedir.
OSMAN HARRÂT;
Haleb'de yetişen velîlerden. 1115 (H.509) senesinde Haleb'de vefât etti. Kabri Haleb'deki zâviyesindedir. Tasavvufta Şeyh Kâdı Vecihüddîn hazretlerinin sohbetlerinde kemâle erdi. Hocasını tanıması şöyle olmuştur: Haleb'de kendi işi ile meşgûl iken bir gece rüyâsında etrafı aydınlatan bir meşâle gördü. Bu nur şehre gelip onun dükkanına girdi. Sabah namazı vaktinde uyanıp bu rüyâda bir işâret olduğunu düşünüp bakalım ne zuhur edecek diyerek bekledi.
Bu rüyâsından sonra yine önceki gibi işiyle meşgûl olmaya devâm etti. O gün Şeyh Kâdı Vecihüddîn hazretleri hac dönüşü Bağdât'a giderken Haleb'e uğradı. Huzûruna gidip gördüğü rüyâyı anlattı. Rüyâsını tâbir edince, onu evine dâvet edip yemek ikrâm etti. Bu görüşmeleri sırasında ona talebe oldu. Onunla birlikte gitti. Bundan sonra Şeyh Kâdı Vecîhüddîn hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Tasavvufta yetişip kemâle erdikten sonra hocası onu Haleb halkını irşâd etmesi, dinimizin emir ve yasaklarını, güzel ahlâkı anlatması için vazîfelendirdi. O sırada Mısır sultanı, Selâhaddîn Yûsuf bin Eyyûb idi. Bu sultanın Haleb'e tâyin ettiği vâli Emir Muhammed, OsmanHarrât hazretlerine çok hürmet gösterip dostları ve sevenlerinden oldu. Onun için Haleb'de bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Bu dergâhta uzun müddet talebe yetiştirdi. İnsanları irşâd ile meşgûl oldu.
1) Lemezât; Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmûd Kısmı, No:4536; s.90
OSMAN EL-HATTÂB;
Ebû Bekr-i Dûkdesî hazretlerinin yetiştirdiği âlimlerin ve evliyânın büyüklerinden. Doğum târihi ve hâl tercümesi hakkında bilgi bulunmamaktadır. 1397 (H.800) senesinde Kudüs’te vefât etti.
Zamânında bulunan meşhûr âlimlerin sohbetleriyle yetişen Osman el-Hattâb, haram ve şüphelilerden sakınan, devamlı ibâdet ve tâatle meşgûl olan, güçlü, kuvvetli ve heybetli bir zât idi. Dünyâya kıymet ve ehemmiyet vermezdi. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde, sâde bir hayat yaşardı. Giyim, kuşam ve yemek husûsunda da böyle sâde hareket ederdi. Kendini beğenmek, övünmek, kibir gibi kötü düşüncelerin kalbine gelmemesi için, deve yününden yapılmış uzun bir hırka giyerdi. Allahü teâlânın mahlûkâtındaki hikmetleri, bunları yaratan Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmek, buna karşı şükredici bir kul olmak maksadıyla, devamlı mahzûn, mahcûb, başı önüne eğik dururdu. Bir ihtiyaç olmadıkça ve birisi ile konuşmak îcâb etmedikçe başını yukarı kaldırmazdı. Bütün mahlûkâta ve bilhassa yetim çocuklara karşı çok merhametli idi. Kendisi daha çok küçük iken, babası vefât etmiş ve yetim büyümüş olduğundan, yetim çocukların hâlini iyi bilirdi. Dergâhında bulunan talebelerinin ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. Onların ve hattâ dışarıda bulunan insanların dertlerine, sıkıntılarına çâre bulmaktan zevk alırdı. Tanıdıklarının en ufak ihtiyaçları ile yakından ilgilenir, bunu yaparken hiç üşenmez ve sıkılmazdı. Dağdan odun getirir ve yemek kazanının altını kendisi yakardı. Talebelerinden ve yetimlerden yüz kadar kimse devamlı yanında kalır, onların da ihtiyaçlarını kendisi görürdü. Dergâhın bir geliri veya bir vakfı yoktu. Bununla berâber, hem orada bulunanların barınmalarından, hem de orada barınanların maişetlerinden bir endişesi olmazdı. Günlük ne gelirse ona rızâ gösterirler, Allahü teâlâya şükrederlerdi. O beldede bulunup, durumu müsâid olanlar ve hattâ zamânın sultânı bile, zaman zaman, buğday, mercimek, fasulye, pirinç gibi şeyler gönderirlerdi.
Bir gün Sultan Kayıtbay, Osman el-Hattâb’a hitâben; “Başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak için kendinize çok sıkıntı veriyorsunuz. Bırakın hepsini! Gitsinler ve siz de biraz rahat edin!” dedi. Sultânın bu sözlerini dikkatle dinleyen Osman el-Hattâb hazretleri; “Siz de bizim durumumuzdasınız. Mâdem öyle, bu işi siz yapın! Bırakın köleleri, askerleri. Herkesi salın gitsinler. Tek başınıza oturun! Rahatınıza bakın!” buyurdu. Bu sözleri hayretle dinliyen sultan; “Nasıl olur? Nasıl böyle söyleyebilirsiniz? Bunlar İslâm askerleridir” dedi. Bunun üzerine Osman el-Hattâb da buyurdu ki: “İşte bunlar da Kur’ân askerleridir.” Bu cevap sultânın çok hoşuna gitti. Ona hak verip, kendi düşüncelerinin yanlış olduğunu anladı.